23 Mart 2020 Pazartesi

Karantina Boyunca Evde Ücretsiz ve Şifresiz İzleyebileceğiniz Filmler

Listeye ve yazıya eklemeler yapmak isteyenler eyupkaanyoksu@gmail.com adresine mail atabilir veya https://www.instagram.com/eyupkaanyoksu sosyal medya hesabı üzerinden mesaj gönderebilirler. - Ayrıca sizlerde festivallerde finale kalcak ve ödüller alacak filmler çekmek istiyorsanız linki tıklayıp sizler için hazırladığımız videoyu izleyebilirsiniz:  https://www.youtube.com/watch?v=qPowsHK783U&t=37s


Filmlerinizi Bekliyoruz !! Bize ulaştırın bizlerde yayınlayalım...

Karantina boyunca evde dilediğiniz gibi ücretsiz, şifresiz izleyebileceğiniz festivallerden kısa filmler ve belgeseller:

- Yönetmen: Hasan Ete: Meryem Ana - Belgesel Film
Link: https://www.youtube.com/watch?v=Gr8WUCh0tAY&feature=youtu.be




- Yönetmen Mehmet Yamak : Cinayet Var! - İnternet Dizisi
Link: https://www.youtube.com/watch?v=ju93XeDpo94&feature=youtu.be



- Yönetmenler Eyüp Kaan Yoksu & Yusuf Sevinç - Dengbej - Belgesel Film
Link: https://www.youtube.com/watch?v=RCZ4Cn6csHY&t=8s



- Yönetmen Ümit Ünal - Sofra Sırları - Uzun Metraj Sinema Filmi
Link: https://www.youtube.com/watch?v=EcbjD3FaUwU



- Yönetmenler Tufan Şimşek & Ozan Sihay - Leke - Kısa Film
Link: https://www.youtube.com/watch?v=-6rSmxeylD0&feature=youtu.be



- Yönetmen Nuri Cihan - Sırayet - Kısa Film
Link: https://vimeo.com/226193422


- Yönetmen Hasan Ete - Meftun - Belgesel Film
Link: https://www.youtube.com/watch?v=StAWO85T324



- Yönetmen Çayan'ın Arkadaşları - Arkadaşımız Çayan - Belgesel Film
Link: https://www.youtube.com/watch?v=V6Rj3vXQkdk&feature=youtu.be



- Yönetmen Elif Sözen - Kutlama - Kısa Film
Link: https://vimeo.com/277867672



- Yönetmen Barış Atay - Eksik - Sinema Filmi
Link: https://vimeo.com/357181470?ref=tw-share



- Yönetmen Vedat Oyan - Mavera - Kısa Film
Link: https://vimeo.com/171553288



- Yönetmen Ömer Ferhat Özmen - Karganın Aşınan Gagası - Kısa Film
Link: https://www.youtube.com/watch?v=OFFrW3mIeK0&feature=youtu.be



- Yönetmen Deniz Özden - Cemile'nin Takıntısı - Kısa Film
Link: https://www.youtube.com/watch?v=cZeCoQDka8U&t=702s


- Yönetmen Mine Özgüle - Bir Keresinde Tüm Seans Boyunca Sustum - Kısa Film
Link: https://vimeo.com/399444101



- Yönetmen Buğra Mert Alkayalar - Ayrık - Kısa Film
Link: https://vimeo.com/265336487



- Yönetmen Ruken Tekes - Heverk (Çember) - Kısa Film
Link: https://vimeo.com/236897048



- Yönetmen Özgürcan Uzunyaşa - Beyaz Bir Gece - Kısa Film
Link: https://www.youtube.com/watch?v=56LwLNFNtp8



- Yönetmen Halil Aygün - Dom - Belgesel Film
- Link: https://www.youtube.com/watch?v=CMmzxBFUamo


- Yönetmen L. Rezan Yeşilbaş - Be Deng (Sessiz) Kısa Film
Link: https://www.youtube.com/watch?v=fdgxVCeyUQE


- Yönetmen Selim Yıldız - Bira Mı Tetin (Hatırlıyorum) - Kısa Film
Link: https://vimeo.com/146864132/4d32a208ff


- Yönetmen Ezgi Kaplan - Balık Havuzu - Kısa Film
Link: https://vimeo.com/261442635



Yönetmenler: Melis Balcı, Ege Okal - Merkür - Kısa Film
Link: https://vimeo.com/159791789



- Ayrıca sizlerde festivallerde finale kalcak ve ödüller alacak filmler çekmek istiyorsanız linki tıklayıp sizler için hazırladığımız videoyu izleyebilirsiniz:
Link: https://www.youtube.com/watch?v=qPowsHK783U&t=37s


Dizi, Film,Kısa Film, Klip, Reklam vb. Çekimlerin En Çok Yapıldığı Mekanlar

Çekimlerin yapıldığı mekanların özelliklerini anlatmaya uzun uzun gerek yok diye düşünüyorum. Bir yerde çekim yapılabilmesi için estetik olması ilk sebeptirtir. Türkiye'de en çok çekim hiç kuşkusuz İstanbul'da yapılmaktadır. İstanbul'da dokusuyla, kültürel mirası ve doğal güzellikleriyle zengin bir şehirdir diyebiliriz. Fakat İstanbul dışında da çekim sıkça çekim yapılan yerlerde vardır. Unutmayın özel mülklerde belki para ödemek yeterli olacak ama kamusal alanlar için Valilik sitesinden mutlaka çekim izni almanızı öneririz. Aksi takdir de çekimleriniz sırasında sıkıntılar yaşanabilir.



En çok çekimlerin yapıldığı başlıca yerler şöyledir:

- Balat Semti

- Beykoz Kundura Fabrikası

- Kocaeli - İzmit Kağıt Fabrikası

- Kırklareli - Kıyıköy

- Kemer Country

- Kemerburgaz Platoları

- Üsküdar'daki Plato

- Kuzguncuk Semti

- Sarıyer - Meserburnu Caddesi

- Mardin Merkez ve Midyat

- Batman - Hasankeyf

- Bursa - Cumalıkazık ve Gölyazı

- Midwood İstanbul Film Stüdyoları

- Film Sokağı

- Küçükçekmece - Kibrithane

- Sancaktepe Plato - Çekmeyeköy

- Hangarist - Sarıyer


Türkiye Müzik Sektöründe Klip Denilince Akla Gelen Başarılı Yönetmenleri

 Hiç kuşkusuz bir şarkının bilinirliği şarkının dinlenebilirliğine ve video müzik klibinin kalitesine bağlıdır. Klip yönetmenleri müzik sektöründe en çok eleştirilen kişilerdir. Şarkıların bazen altyapısı kötü olur yahut şarkıların sözleri kötü olabilir. Tüm bunlara rağmen şarkıcılar ve menajerleri bir suçlu ararlar. En son çare olarak klip yönetmenini günah keçisi seçmektedirler. Fakat tam tersi durumlarda bazen olabilmektedir. Müzik klibi 200.000.000 kez izlenir. Bu defa da şarkıcı ve menajeri şarkımız çok güzel diyebilmektedir. Klibi çeken yönetmenin ve kamera arkasındaki ekibin emeği unutulabilmektedir. Hiç bugüne kadar çok izlenmiş bir şarkıcının ekibe sonradan güzellik yapıp bir ekstra bir kaşe (ücret) ödemesi yaptığını duymadık. ''malesef''




- Bedran Güzel

- Ahmet Can Tekin

- Murat Joker

- Nihat Odabaşı

- Kemal Başbuğ

- Metin Arolat

- Gülşen Aybaba

- Süleyman Yüksel

- Erkan Nas

- Kemal Kekeva

- Murad Küçük

- Tamer Aydoğdu

- Hasan Kuyucu

- Mustafa Özen

- Buğra Karaçam

- Ramazan Arslankaya

- Alişan Gökhan Yıldırım

- Gürcan Keltek

- Biray Dalkıran

- Ferit Çetinkaya

- Umur Turagay

- Elif Demiralp

- Mustafa Uslu

- Eyüp Dirlik

- Fatih Kızılgök

Fenerbahçelilerin Mutlak Ziyaret Etmeleri Gereken 15 Harika Yer

Listeye ve yazıya eklemeler yapmak isteyenler eyupkaanyoksu@gmail.com adresine mail atabilir veya https://www.instagram.com/eyupkaanyoksu sosyal medya hesabı üzerinden mesaj gönderebilirler.

''Fenerbahçe'' denince herkesin ilk olarak aklına hiç kuşkusuz Kadıköy ve Bağdat Caddesi civarı gelmektedir. Sarı lacivertli taraftarlar maç günleri deplasmana gidemiyorsa hiç kuşkusuz caddedeki mekanları dolduruyor. İşte Fenerbahçelilerin kendilerini özel hissettikleri anıtlar ve mekanlar ...



1- Bağdat Caddesi
2- Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadyumu
3- Alex Heykeli
4- Develi Kalamış
5- Mersin Fenerbahçe Anıtı
6- Lefter Heykeli
7- Bahçelievler Fenerbahçe Euro League Heykeli
8- Fenerium Mağazaları
9- Maç Günü Kadıköy Sokak
10- Düzce Fenerbahçe Topuk Yaylası
11- Fenerbahçe Müzesi
12- Maç Günü Yoğurtçu Parkı
13- Nazlı'nın Yeri
14- Kadıköy Boğa Heykeli
15- Maçkolik Complex Kadıköy


21 Mart 2020 Cumartesi

Dönem Dönem İtalya Sineması Hakkında !

Dönem Dönem İtalya Sineması

İtalyan sinemasını size detaylandırmaya çalışsam sayfalarca yazı çıkar, altından kalkamayız. Sporda, tarihte, müzikte köklü bir tarihi olan Çizmenin, Sineması da bir o kadar köklü ve detaylı. Çok şükür onlar kendi sinemalarını bölümlere ayırmışlar da bizlere kolaylık oluyor. İtalyan Sineması zaman zaman değişen tarzları, çok önemli oyuncuları, filmleri ve akımları ile Avrupa'nın önde giden Sinemalarındandır. Aşırı detaylı olmasa da gelin bir inceleyelim.
Sinemanın keşfinden birkaç ay sonra 1896 yılının mart ayında İtalya'da ilk gösterimler yapılır. Sırasıyla Martta Roma ve Milano, Nisanda Napoli-Salerno ve Bari, Haziranda Livorno, Ağustosta Bergamo-Bologna ve Ravenna, Ekimde Ancona, Aralıkta Turin ve Pascera şehirlerinde gösterimler yapılır. Sinema o kadar çabuk benimsenir ki 1903-1908 yılları arasında Roma'da Cines, Turin'de Ambrosio ve İtala Film adı altında 3 film şirketi kurulur. Bunları birçok film şirketi takip eder. İtalya'da ilk çekilen film, tarihsel bir film olan Alberini'nin 1905'te çektiği La presa di Roma, 20 settembre 1870'dir(Roma'nın Fethi, 20 Eylül, 1870). Onu takiben çekilen filmler genel olarak kitaplardan uyarlamalar ve kendi tarihleri hakkında belgesellerdi. Örnek olarak Mario Caserini'nin Otelle(1906) filmini verebiliriz. Jül Sezar, Kleopatra, Nero gibi İtalya tarihinin önemli isimleri hakkında tarihsel filmler yapılmıştır. Lyda Borelli, Francesca Bertini ve Pina Menichelli zamanın ilk divaları olarak ön plana çıkarlar, hatta Francesca Bertini sinemada çıplak görünen ilk aktirist olur.
Enrico Guazzone'nin 1912 yapımı Quo Vadis ile Giovanni Pastrone'nin 1914 yapımı Cabiria filmi dönemin ilk çok para harcanan filmleri olur. Dediğim gibi İtalya'da sinema hep dönem dönem akımlara göre değişmiştir. 1911-1919 seneleri yapılan filmlerin hepsi Fütürizm filmleriydi. İşin kötü yanı o döneme ait fütürizm filmlerinin çoğu kaybolmuştur. Avrupa'da film şirketlerinin çoğalması ve 1.Dünya Savaşının başlaması ile İtalya Sineması duraklama dönemine girer. Bu döneme Silent Era yani Sessiz Dönem denir. Bu dönemin özelliği, yapılan filmlerin sessiz olması ve yapım yıllarından yıllar sonra yayınlanabilmiş olmalarıdır. Mario Camerini'nin Rotaio(1929) filmi ile Alessandro Blasetti'nin Sun(1929) filmi Sessiz Dönemin öne çıkan filmleridir.
1930 yılında Gennaro Righelli'nin La Canzone Dell'amore filmi İtalya'nın ilk sesli filmi olur. Onun peşinden gene Gennaro Righelli'nin Blasetti's Terra Madre(1930) and Resurrectio(1931) ve Camerini'nin Figaro and His Great Day(1931) filmleri gelir. Şahsen benim için İtalya Sinemasının eğlenceli kısmı 1930'dan sonra başlar. O dönemlerde İtalya Faşist bir yönetim tarafından yönetiliyordu. Devletin başında, başa 1922'de getirilmiş olan Benito Mussolini, yani Hitler'in kankası vardır. Mussolini, Sinemayı bir silah olarak görür ve propaganda aracı olarak kullanmaya başlar. O dönem yapılan filmlerin hepsine Telefoni Bianchi filmleri yani Beyaz Telefon Filmleri denir. Türü komedi ve melodramlardan oluşan bu filmler bir nevi halkı uyutmak için yapılır. Filmlerin içeriğinde hep zengin aileler, ihtişamlı mekanlar gösterilir, sanki tüm İtalya böyleymiş gibi davranılırdı. Türün adı da filmlerde görülen beyaz telefonlardan gelir. Esasında Telefoni Bianchi türe verilmiş resmi bir ad değildir, küçümseme amacında konmuş bir isimdir. Dönemin önemli Telefoni Bianchi filmleri Guido Brignone'nin Paradiso(1932), Carlo Bragaglia'nın O La Borsa O La Vita(1933) ve Righelli'nin Together in the Dark(1935) filmleridir. 1930 ile 1944 arası çekilen 639 filmin yarısı Telefoni Bianchi filmiydi.



Benito Mussolini bunlarla kalmayıp Cinecittà sinema stüdyosunu kurdurur. 1937'de tamanlanan Cinecittà o dönemin teknik ve teknoloji olarak en gelişmiş stüdyosuydu belkide. Cinecittà birçok filme ev sahipliği yapmıştır hatta günümüzde hala faaliyettedir ve hala içinde filmler yapılmaktadır. Daha sonra Federico Fellini ile en yakın ilişki kuran stüdyo olmuştur. Tabi Telefoni Bianchi filmleri birçok
yönetmenin canını sıkmıştır çünkü filmler gerçeği yansıtmamaktaydı. Halk zor durumdaydı ve bunu kimse bilmemekte, yansıtılmamaktaydı. Cinecittà sayesinde propagandasını ileri seviyeye taşıyan Mussolini'ye cevap 2. Dünya savaşından sonra gelir; Yeni Gerçekçilik Akımı!

2. Dünya Savaşının bitmesi ile İtalyan Yeni Gerçekçilik(Neorealism) akımı ortaya çıkar. Gerçeklerin gösterilmesini savunan yönetmenler kameralarını alıp sokağa çıkarlar ve gerçekleri çekmeye başlarlar. Bu akımın en önemli yanları, belkide parasızlıktan dolayıdır ya da devletin bu tarz filmleri sansürleyecek olmasından dolayı, yönetmenler stüdyolardan uzak dururlar. Film oyuncuları amatördür hatta çoğu hiç oyunculuk yapmamış insanlardır. Yalın, alışagelmişten uzak, gerçek dekorlar ile süsleniyordu filmler. Bazı filmlerin tamamlanması yıllar sürmüştür. Akımın ilk filmi de bir tartışma konusudur. Kimisi, Postacı Kapıyı 2 Kere Çalar kitabının uyarlanmış versiyonu olan Luchino Visconti'nin Ossesione(1942) filmi olduğunu söyler, kimiside, Roberto Rosselini'nin 1945 yapımı filmi olan Roma Citta Aperta(Roma Açık Şehir) olduğunu söyler. Hangisi akımın ilk filmi olursa olsun bu filmler dönemin gerçek yüzünü anlatan filmler olurlar. Onların ardından en çok ses getiren filmler Sciuscia(Kaldırım Çocukları, 1946), Paisa(Hemşire, 1946), Germanio Anno Zero(Almanya, Yıl Sıfır, 1948), Miracolo a Milano'dur(Miracle in Milan, 1951). Yeni Gerçekçilik döneminin en başarılı ya da en çok ses getiren filmi ise The Bicycle Thief(Bisiklet Hırsızları, 1948) olur. Filmin konusu; Aylar sonra iş bulan Ricci'nin işi yapmak için aldığı bisikletin çalınması ve başka çaresi olamasından dolayı oğluyla beraber bisikleti tüm şehirde arayıp bulmaya çalışması ve kaldığı zor durumlar.

Yeni Gerçekçilik akımı filmler bir yandan devlet ile mücadele verirken bir yandan da halkı bilinçlendirmeye, gerçekleri göstermeye çalışıyordu. Ossesione filmi ilk defa sinemada gösterildiğinde Mussolini salonu terk etmiş, terk ederken "Bu İtalya değil!" diye bağırmıştır. İşin garip yanı tüm dünyaya yayılmış olan bu akım İtalya'da sadece 10 yıl dayanabiliyor. Vittorio De Sica’nın 1952 yılında çektiği Umberto D. filmi, akımı bitiren resmi film olarak kabul edilir. Akımın bitmesinin nedeni hem İtalya'nın Ekonomisinin yükselmesi ile yaşam şartlarının düzelmesi hem de öncü olan kişilerin akımlarını terk etmesi oldu. Yeni Gerçekçilik akımının bitmesi ile yeni akımlar sırasıyla ortaya çıkmaya başladı. Böylece akıllarda sorularda kaldı, acaba Yeni Gerçekçilik başarılı olabildi mi? Başarılı olmadı dense bile çok ama çok şey kattığı kesin.

Şimdi biraz hızımızı arttıralım. Yeni Gerçekçilikten sonra sırasıyla Pink Neorealism, Peplum, Spaghetti Western, Diallo, Polizieschi akımları gelir. Pink Neorealism döneminde İtalya'nın yükselişi, sosyal ve komedi temalı filmler çekilmiştir. Dönemin öncülerinden biri, yeni gerçekçiliği bitiren filmi yapan Vittorio De Sica'dır. Pink Neoralism 1954-1961 yılları arasında yer bulurken aynı yıllar arasında Peplum adlı akımda başlar. 1958'de Hercules filminin yayınlanması ile İtalyan Film Endüstrisi mitolojik ya da incil temalı filmlere yönelir. Bu filmlere örnek olarak Mario Bava'nın Ercol Al Centro Della Terra(Hercule In The Haunted World) ile I Sette Gladiatori(The Seven Gladiators, 1964) filmleri gösterilebilir. 1960-1975 arası ise Spaghetti Western filmleri yapılır. Bir grup İtalyan yönetmenin başlattığı bu akımla 15 senede yaklaşık 600 film çekilir. Spagehetti Western ya da Italo-Western bildiğimiz tipik düşük bütçeli kovboy filmleriydi. Dönemin başını çeken kişide Sergio Leone'dur. Daha sonra gene aynı dönemlerde korku filmleri çekilmeye başlanır. Mario Bava, Riccardo Freda, Antonio Margheriti ve Dario Argento'nun başlattığı korku filmi akımının başlıcaları filmleri şunlardır: Black Sunday(1960), Castle of Blood(1964), Twitch of the Death Nerve(1971), L'uccello Dalle Piume Di Cristallo(1970), Profondo Rosso and Suspiria(1977). Tabi İtalyanlar aksiyon filmlerinden de geri kalmazlar. Polizieschi adı altında birçok polisiye film çekilir ve bu filmlerin başlıca aktörlerinden biri çoğumuzun adını ara sıra duyduğu Alain Delon'dur.

Bu akımların hepsi 1960 ile 1980 arası gerçekleşir. 1980 senesi geldiğinde ise İtalyayı kriz vurur. Bu krizden de yararlanmasını bilen İtalyanlar sanat filmlerine yönelirler. Dönemin öne çıkan isimlerinden biri, hatta İtalya Sinemasının en büyük isimlerinden biri olan kişi Federico Fellini'dir. Gerçi Fellini Yeni Gerçekçilik Akımı sırasında da La Strada(Sonsuz Sokaklar, 1954) filmi ile oradaydı. Bu yazımda
kendisinden pek bahsetmedim çünkü Fellini için bizzat bir yazı yazacağım. Devam edelim... Tabii sanat filmlerinin ortaya çıkması ile ödüllerde artış olur. Hazır ödül demişken 1961'e geri dönelim ve Sophia Loren'den bahsedeyim. Kendisi 1961 senesinde Akademi Ödülü kazanan ilk yabancı kadındır. Tekrar devam ediyorum... 1980'lerde ki yeni jenerasyon sayesinde İtalya Sineması epey yükselir. Guiseppe Tornatore 1990 yılında En İyi Yabancı Film dalında Akademi Ödülü kazanır. Onu takiben 1992 yılında Gabriele Salvatores, Mediterraneo filmi ile aynı ödülü İtalya adına tekrar kazanır. 1998 yılında ise Roberto Benigni, Life Is Beautiful filmi ile Akademi Ödüllerinde 3 dalda oscar kazanır. Saymaya devam edersem bu ödüller böyle akar gider. Kısaca özetlersem ama En İyi Yabancı Film dalında 13 Akademi Ödülü ve 12 Palmes d'Or Ödülü. Bu da İtalyayı en çok Akademi Ödülü ve 2. en çok Palmes d'Or ödülü kazanan yabancı ülke yapıyor.

Şuana bakarsak İtalya Sineması güvenilir ellerde. Şuan sinemalarda takip ettiğimiz çoğu yönetmen ya da oyuncu esasında İtalya kökenlidir. Martin Scorsese, Frank Capra, Quentin Tarantino gibi yönetmenler ve Sylverster Stallone, Al Pacino, Marlon Brando gibi oyuncular esasında İtalya kökenlilerdir. Bu kişiler İtalya'nın dünyaya armağanlarıdır. Esasında yazabileceğim daha o kadar çok şey var ki İtalya Sineması hakkında ama hepsini yazsam okumaktan sıkılırsınız. Birkaç ufak detaydan daha bahsedecek olursam, İtalya gelişmiş bir ülke olduğunu sinema salon sayısı ile gösteriyor; 148 sinema salonu. Aktif bir sinema seyirci sayısı ve ben bu yazıyı yazarken en çok izlenen film bir İtalyan filmiydi. Ortalama bir İtalyan yılda 25 bin dolar kazanıyor, sinema bence pahalı olmamalı. Ortalama 8 euro olan bilet fiyatı diğer kuzeye nazaran çok daha ucuz. Tabii ki her yazımın sonunda yaptığım gibi gene bir film önerisinde bulunacağım. Yeni Gerçekçilik döneminin en önemli filmi olarak sayılan Bisiklet Hırsızı'nı denemeye ne dersiniz?

Kısa Bir Hapishane Filmleri İncelemesi

Gelin yoldan geçen on kişiye soralım şimdiye kadar izledikleri en iyi hapishane filmi hangisi diye. Kısa bir düşünmenin ardından dudakların arasından dökülecek kelimelerin bütünü elbette Esaretin Bedeli “The Shawshank Redemption” olacak. Zannetmiyorum bu filmi ilk sıraya yerleştirmeyecek bir sinemaseverle karşılaşalım. Tim Robbins ve Morgan Freeman’nın beraberliği ile Stephen King’in romanından uyarlama olan bu filmi artık klasikler arasına alabiliriz diye düşünmekteyim. Esaratin Bedeli’ne hak ettiği değeri verdikten sonra gelin sinema tarihinin en iyi 15 hapishane filmini sıralayım.

Türk Sinemasından Hapishane Filmleri seçkisine değinmeden olmaz. Tunç Başaran’nın filme aldığı 1989 yapımı “Uçurtmayı Vurmasınlar” ve Yılmaz Güney’in kaleminden 1983 yapımı “Duvar” bu listede olmayı hak eden filmler arasında



1. Stuart Rosenberg ‘den 1967 yapımı “Cool Hand Luke” (Parmaklıklar Ardında)



2. Franklin J. Schaffner’den 1973 yapımı “Papillon” (Kelebek)



3. Jacques Becker’den 1960 yapımı “Le Trou”



4. Frank Darabont’dan 1999 yapımı “The Green Mile” (Yeşil Yol)



5. Don Siegel’den 1979 yapımı “Escape From Alcatraz” (Alkatraz’dan Kaçış)



6. Steve McQueen’den 2008 yapımı “Hunger” (Açlık)




7. John Frankenheimer’den 1962 yapımı “Birdman of Alcatraz” (Alkatraz Kuşçusu)



8. Jacques Audiard’dan 2009 yapımı “Un Prophète” (Yeraltı Peygamberi)



9. Daniel Monzón’dan 2009 yapımı “Celda 211”



10. Tim Robbins’den 1995 yapımı “Dead Man Walking” (Ölüm Yolunda)



11. Stanley Kramer’den 1958 yapımı “The Defiant Ones” (Kader Bağlayınca)



12. Hector Babenco’dan 2003 yapımı “Carandiru”



Yaşadığımız Devri Sorgulatan En İyi 19 Distopya Filmi

Öncelikle distopyanın ne olduğunu açıklamaya çalışalım: Distopya, ütopyanın karşılığı olarak kötü, karamsar, kıyamet senaryoları içeren bir dünya üzerine kurulu hayal anlamına gelir.

Herkesin kıyameti kendine tabii. Size göre dünya ayran tsunamisi altında kalabilir, ülkeyi yönetenlerin bıyıkları sizi halının altına süpürebilir, o biraz hayal gücünüze kalmış. Kendi distopyanı kendin yarat isimli çalışmalarımız yakında başlayacak.
Yalnız birkaç distopya eseri var ki bakkala gittim distopya aldım bilinirliğinde olan; tabii ki Hayvan Çiftliği, 1984 ve Cesur Yeni Dünya gibi kitaplardan bahsediyoruz. Distopyanın anlamını bilmeseniz dahi bi George Orwell, bi Aldous Huxley olsun, bu yazarları mutlaka duydunuz, eminiz.


Peki ya distopya filmleri?

En basit haliyle kötü gelecek olarak tanımlayabileceğimiz distopya, Superman’in kırmızı donuyla dünyaları kurtardığı filmlerde göremeyeceğiniz bir anlayışa sahip. Distopik gelecek kötüdür, karamsardır, insanlık için umut yoktur ve insanoğlu bir zamanlar efendisi olduğu varlığın kölesi haline gelmiştir ya da doğal afetler anasını ağlatmıştır.
Herkesin kıyameti kendine dedik ya, işte orada makineler tarafından mı yoksa fareler tarafından mı yönetileceğimize karar vermek devreye giriyor. Biz de üşenmedik, biraz kafayı sıyırmış her yönetmenin el attığı distopik filmler kuşağına bıraktık kendimizi.

Metropolis (Fritz Lang, 1927)

Amiyane tabirle zengin oğlanla fakir kızın efsanevi aşkı üstünden felsefesini yediren, zamanının ilk distopik filmi olarak gösterilen ve kapitalizmi ıslak odunla kovalayan başyapıt, bu türün özellikle Alman sineması üzerinden nasıl çekildiğini görmek isteyenler için nevi şahsına münhasır bir yapıt.
Niteliksiz bilgi: Hitler’in en sevdiği film imiş.

Alphaville (Jean-Luc Godard, 1965)

Modern dünyanın izole ortamında her şeyin “tıkırında” gittiği, denklemin iki tarafının birbirini eşitlediği, matematiksel açıdan mükemmel fakat anlamı olmayan bir dünyada aşkın irrasyonel olarak kabul edildiği bir dünya. E doğal olarak tüm kurallara baş kaldırıp aşık olan iki insan. Post-apokaliptik filmlerin ekmeğini yediği birkaç şey; hastalıklar, felaketler, robotlar, robotlar yoksa da robotlaşmış duygusuz insanlardır. Kategorisini bu robotlaşmış insanlardan alan film duygusallığın zayıflık olduğunu temel alan felsefesiyle klasik Hollywood yapımı dünyayı yok etmeye yeminli uzaylılarla bezeli olmayan bir bilimkurgu olmasıyla çizginin kesinlikle dışında.

Fahrenheit 451 (François Truffaut, 1966)

“Kitap okuyup n’apacan, ders çalış ders!” diyen ÖSS annesinin ait olduğu bu film kitapları yakmakla görevli bir itfaiyecinin görevini sorgulamasıyla ve tabii ki tek kişilik orkestra görevi üstlenerek rejimi yıkmaya çalışmasını anlatıyor. Çoğu distopik film gibi kitaptan uyarlama olan bu şaheseri izlerken sizden tek ricamız “Çok gezen mi çok okuyan mı?” sorgusunu bir yana bırakmanız. Kitaptan bir alıntıyla bitirelim;
“… bitişik evdeki kitap, dolu bir silahtır. Yakın gitsin. Silah ateş etmesin. Adamın kafasını koparın. İyi okumuş bir adamın hedefi olmayacağını kim bilebilir ki? Ben mi? Ben böylelerini hazmedemem, bir dakika bile… Sonunda tüm dünyada evlerin hepsi yanmaz duruma getirilince, eski amaçla itfaiyecilere gerek kalmadı. o zaman onlara yeni bir görev verildi; barışın koruyucuları olarak, resmi sansürcüler, yargıçlar, infazcılar oldular. İşte sen ve ben bunlardan biriyiz…”

A Clockwork Orange (Stanley Kubrick, 1971)

Anthony Burgess’in üniversiteye geçen her yeni gencin kitaplığına koyduğu, öğrenci ortamlarının sinema uzantısının Kubrick filmleri olduğu yerde baş tacı olan film, Kubrick’in diğer filmleri gibi “rahatsız edici”. Rahatsız edici çünkü film boyunca size şiddeti yediriyor, sanatın sterilliğini ortadan kaldırıyor ve bir bakıyorsunuz ki aslında izlediğiniz şiddet sahnelerinden korkmaktan çok etkilenmişsiniz. Aynısını değil ama benzer bir çeşidini icra eden Tarantino da şiddeti eğlenceli hale getirerek izlenebilir ve hatta zevk alınabilir kılan yönetmenlerden. En korkulacak kişi ne olduğu görüntüsünden belli olan değil, geceleri yatmadan önce süt içecek kadar uysal ama kendinden küçük kızlara acımasızca tecavüz edebilecek kapasitede olan Alex gibi karakterlerdir diyor, hem yazara hem de yönetmene şapka çıkarıyoruz.

Blade Runner (Ridley Scott, 1982)

Zamanının ötesine uzanan, Ridley Scott gibi bilimkurgunun babasının elinden çıkan bu film, tüm zamanların en iyi distopya filmlerinden bir tanesi orası kesin. Cyberpunk’ın ilk türü olmasıyla da gözümüzün nuru olan yapım yüksek teknolojiyle donatılmasına karşın sürekli dibe çöken, teknolojinin hem nimet hem lanet olduğunu kabul eden bir film. Konusu ise şöyle;Dünya’nın dışındaki tehlikeli operasyonlarda köle gibi çalıştırılan ve ömürleri sadece birkaç yıl olan replikaların dünyaya ayak basması yasaktır, olur da basarlarsa “blade runner” denen polisler tarafından avlanırlar. Harrison Ford’un canlandırdığı Deckard bu polislerden biridir, ama emekliye ayrılmıştır. Uzaydaki bir koloniden kaçarak yaşam sürelerini uzatmak ve bu köle gibi yaşama isyan ederek sorumluları bulmak için bir uçak kaçırarak dünyaya gelen bir grup replikanın yakalanıp yok edilmesi için tekrar göreve çağrılır. Emeklilik hayalleri suya düşer kısacası. “İnsan mı android mi?” ikilemiyle uykularınızı kaçıran bu kült bebişi izle izle doyamayacaksınız. Unutmadan; yine bir Philip K. Dick çevirmesiyle karşı karşıyayız.

Nineteen Eighty-Four (Michael Redford, 1984)

Distopyanın krallarından George Orwell Başkan’ın aynı adlı romanından uyarlanan bu film, günümüzde de spesifik bir kişi için bolca kullanılan “Big brother is watching you” sloganının ana tema olduğu, yani halk için mahremiyetin kalmadığı, totaliter rejimin sizin yerinize görüp, sizin yerinize duyduğu, tarihi yeniden yazdığı, sözcüklerin anlamını değiştirdiği acımasız bir dünya. Tanıdık bilip sevdiğiniz ne varsa yok etmeye yeminli ve sıçtığınız boktan dahi haberdar olan bu hükümeti devirmeye yeminli cengaver Winston Smith’i izlediğimiz film, bilimkurgu distopyalarının aksine takip edilmesi imkansız aksiyon filmlerinden ziyade diyaloglarıyla akılda kalmaya çalışıyor, iyi de yapıyor. Distopya dediğin sahibinin hayal dünyasıdır, fikridir, filmde anlatılması ve açıklanması gerekir.

Brazil (Terry Gilliam, 1985)

Yine Orwell Abi’mizin 1984′ünden esinlenmiş (bi bak: uyarlanmış, birebir versiyon değil yani) olan film kutu ofisine hapsolmuş, küçük bir yanlışın dahi sizi darağacına götürebileceği mükemmeliyetçi bir dünya. Şimdi böyle bir dünyada hata olmaz mı? E olur tabi. Biz de bu hatayı yapma talihsizliğinde bulunan Sam Lowry’nin maceralarını izliyoruz. Klasik aşk her şeyi fetheder izleyicisiyseniz “love conquers all”, yok aga ben realistim diyorsanız “director’s cut” versiyonunu itinayla izleyiniz, böyle bilimkurgu yok arkadaş!

Twelve Monkeys (Terry Gilliam, 1995)

Post-apokaliptik film kategorilerinden bahsederken hatırlarsanız hastalık, felaket, robotlar, uzaylılar filan demiştik. İşte “hastalık” kategorisine mensup olan bu film, gelecekten geçmişe gönderilen bir hükümlünün (Bruce Willis) hikayesini anlatan film, zaman sıçramalarını ustaca yerleştirmesiyle, seyircinin aklını allak bullak eden sembol yerleştirmeleriyle, Hitchcock’un Vertigo ve Birds filmlerine yaptığı göndermelerle ve efekt kullanmayışıyla “olayı bitirmiş” bir bilimkurgu. Unutmadan belirtelim; dön bak Brad Pitt.

Gattaca (Andrew Niccol, 1997)

Hak ettiği değeri göremeyen bilim kurgulardan biri olan Gattaca epik Uma Thurman ve Ethan Hawke oyunculuğuyla göz dolduruyor. Filmde genetik mühendisliğinin şimdiki gibi vasat üstü bir seviyede değil aşmış olduğu bir dünya izliyoruz. Günümüz bakmanın sevap olduğu insanlar için kullandığımız “kalemle çizilmiş gibi” söylemini gerçeğe dönüştüren filmde insan olmak acınası bir durum, çünkü herkes mükemmel gen haritalarına sahip. İşte insan olup aşırı hırslı olan karakterimizi bu genlere sahip olmaya kendini adar biçimde görüyoruz.

The Truman Show (Peter Weir, 1998)

Ufuk çizgisi bir duvar kağıdı olabilir, parmağımızı uzatıp çıkarmaya çalışmak lazım. Yaşadığı dünya kocaman bir setten başka bir şey olmayan bir adamın hikayesini anlatan film “Lan acaba?” gibi sorgulamalara yol açmasıyla zamanında hepimizin gerçeklik anlayışını yerle bir etmiş bir yapım.

The Matrix (Wachowski Brothers, 1999)

Çekildiği zaman göz önüne alındığında öncü olarak kabul edilmesi gereken, dövüş sahneleriyle aksiyon filmlerine yepyeni bir boyut kazandırmış olan The Matrix, devam filmlerinde hiçbir zaman ilk filmlerinde seyirciye verdiği kurmaca dünya hissini tattıramasa ve gittikçe kısıtlanan bir hikayeye hapsolsa da yine de en iyi distopik filmlerden. Distopyası Felsefe 101 seviyesinde olsa da insanların kontrol ettikleri güçlerin nasıl kölesi olduklarının iyi bir göstergesi. Hakkında şu ana kadar zilyon şey yazılıp çizilmiş olan filme yeni bir şey ekleyebilir miyiz bilmiyoruz fakat “Kaşık yok.” ve “Beyaz tavşanı takip et.” gibi replikleriyle birçok dövmeye meze olduğunu biliyor, yılda bir kere izleyerek kendisini yad ediyoruz.

Battle Royale (Batoru Rowaiaru) (Kinji Fukasaku, 2000)

Japon hükümeti tarafından kaçırılıp, ıssız bir adaya götürülüp kısıtlı miktarda silah, yiyecek tedariğiyle ve “En yakın arkadaşınızı öldürebilir miydiniz?” sorusuyla baş başa bırakılan 42 lise öğrencisini izlediğimiz filmin Suzanne Collins’in çok satan roman serisi ve günümüz gençlerinin yeni Twilight’ı The Hunger Games’in de esin kaynağı olduğunu belirtelim. Hayatta kalmak mı ahlak anlayışı mı gibi bir sorgulamayla önümüze gelen film nadide bir fikir distopyası.

Artificial Intelligence (Steven Spielberg, 2001)

Son zamanlarda kendini dizi yönetmenliğine ve Transformers’a yönelten Steven Spielberg’ün kült işlerinden olan Artificial Intelligence sahip olduğu distopyayı size yedirmekten çok robotların da sevgi dolu yumuk yumuk yaratıklar olabileceğini ve sevdiklerine insanlardan daha iyi sahip çıktıklarını gösteriyor. Bunu da 11 yaşında David isimli annesini sonsuza kadar sevmek için üretilmiş olan robot aracılığıyla yapıyor.

Minority Report (Steven Spielberg, 2002)

Aksiyon filmlerinin şövalyesi iki isim olan Tom Cruise ve Colin Farrell’ı bir araya getiren film Philip K. Dick’in bir başka hikayesinin ekmeğinin yendiği, Steven Spielberg tarafından yönetilen bir film. Hikayeye göre suç oranını 0′a düşürmeye yeminli bir hükümetin PreCrime denilen, bir cinayet işlenmeden önce kimin bunu yapacağını belirleyen bir icadın kimlerin başına ne çoraplar öreceğini izliyoruz. Ülkede suç oranı %90 gibi bir miktarda düşmüşken PreCrime ekibinin başında olan kişinin kendisinin bir cinayet işleyeceğinin hissedilmesi üzerine çaresiz adamın kendi silahıyla nasıl vurulduğunu ve kendini nasıl aklamaya çalıştığını görüyoruz. “Person of Interest” dizisinin bu hikayeden uyarlandığını belirtelim.

28 Days Later (Danny Boyle, 2002)

Felaketli, ıssız şehirlerde dolaşan tek adamlı film hayranıysanız yaşadınız. 28 Days Later tam da size göre. Karakterlerinin derin olmayışıyla ve arka plan hikayelerinin eksik bırakılmasıyla kaybeden fakat görüntü yönetmenliği inanılmaz güzel olan film kendini bu açıdan dengeliyor gibi. Filmdeki hastalık sonrasında insanların zombi olduğu söylenemez aslında, önce maymunlarda yürütülen ve başarısız sonuçlanan bu deneyin insanlara enfeksiyon bulaştırıp onları öfkeden çılgına çevirerek hayattaki tek amaçları bu enfeksiyonu diğerlerine bulaştırmak olduğunu izliyoruz. Filmin müziklerinin harika olduğunu da belirtmeden gitmeyelim.

V for Vendetta (James McTeigue, 2005)

İyi akşamlar, Londra. Saat dokuz. Burası 275 ila 285 orta dalgadan yayın yapan Kader’in sesi… Bugün beş Kasım bin dokuz yüz doksan yedi..
Brixton ve Sretham bölgelerinin bugün itibariyle karantinaya alındığı Londra halkına duyuruldu. Sağlık ve emniyet nedenleri ile bu bölgelerden uzak durulması tavsiye ediliyor…
Polis, bu sabah Birmingham bölgesinde on yedi eve düzenlediği br dizi baskınla büyük bir terörist şebekesini açığa çıkardı. Sekizi kadın yirmi kişi göz altına alındı…
Hava az bulutlu ve açık. 00:07′de başlayacak olan sağanak, 01:30′ a dek sürecek…
İyi akşamlar Türkiye.
Totaliter bir dünyada kaybolan kimlik ve özgürlüğün öyküsünü anlatan V for Vendetta, umutsuzluğun ve baskıcı bir yönetimin güncesi. Hakkında en çok aforizma dizilebilecek olan film Haziran ayı boyunca yaşananların dışında dünyanın en büyük hacker oluşumu Anonymous’un yüzü oluşuyla da aslında filmden o kadar da farklı bir dünyada yaşamadığımızı gösteriyor.
V for Vedat!

A Scanner Darkly (Richard Linklater, 2006)

Orwell ve Aldous Huxley ile beraber distopyanın meşalesini taşıyan üçüncü yazarımız Philip K. Dick’in hikayesinden uyarlama olan bu film kullanmaya başlayanın yavaşça kimliğini kaybetmeye başlamasıyla sonuçlanan bir uyuşturucu üzerinden giden bir film. Kimliğin olduğu filmlerde o kimlik önce kaybedilir, sonra da bulunur. Bunu bilesiniz. Ne diyoruz, beş beyazdan uzak duralım; un, şeker, tuz, eroin, kokain.

Children of Men (Alfonso Cuaron, 2006)

İnsanlığın kıyametinin post-apokaliptik felaketlerden değil bildiğimiz kısırlıktan geleceğini savunan film 2027 İngiltere’sinde geçiyor. Kitabından çok farklı biçimde kurgulanmış olsa da kitabı da filmi de kaliteli distopyalara güzel bir örnek. Çocuk yapamamanın getirdiği umutsuzluk ve yaşama amacının olmayışı, üstüne bir de sıkıyönetim ilan eden bir despotun ezici varlığının altında çaresizlikten kıvranan insanlara umut olmaya gelen, 18 yıldır doğacak olan ilk çocuğa hamile bir kadının ise tüm bu sıkıyönetim dalgasına son verebileceğinin ve bu sebeple korunmasının ehemmiyet taşıdığının bilincinde iki karakter olan Julianne Moore ve Clive Owen’ı ise başrollerde izliyoruz.

District 9 (Neill Blomkamp, 2009)

Yapımcılığını Peter Jackson’ın üstlendiği… Bunu demek yeterli aslında. Duydunuz Peter’ın sesini. Bunun dışında, Dünya’nın merkezini Amerika’dan almayıp Afrika’da geçmesi filmi daha inanılır yapan etkenlerden. “Uzaylılar Dünya’ya gelseydi biz onlara ne yapardık?” sorusuna cevap arayan film karakterlerin bu karidese benzeyen acayip yaratıklara ucube muamelesi yaparak onları sürgüne mahkum etmesiyle de gerçekçi bir yan taşıyor. İnsanın bilmediği şeyden ölesiye korktuğu gerçeğini göz önünde bulundurursak, biz de tam da bunu yapardık.

The Road (John Hillcoat, 2009)

Cormac McCarthy’nin romanından uyarlama olan film bir adam ve oğlunun bedeli ne olursa olsun hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Distopik kısmı tartışmalı olan filmin dram yanı biraz daha ağır bassa da romanını okuyarak yaratılmaya çalışılan dünya hakkında çok daha fazla bilgi edinebileceğinize eminiz.